|
Küreselleşmenin "iyi" bir şey mi, "kötü" bir şey mi olduğu konusu tartışıla geliyor bir süredir. "İyi"den yana olanların, birkaç hafta öncesine kadar birkaç adım önde yer aldığını söyleyebilir durumda idik. Ta ki; beklentiler alınıp satıldığından beklentiler yukarı yönlü bir seyir izlediği için de sürekli kazandıran finansal piyasalar ve o piyasalara bağlı enstrümanlardaki çöküş tavan yapana dek. ABD'den başlayarak tüm dünyayı saran bir güvensizlik ve beklentisizlik bunalımı ile karşı karşıyayız şu günlerde.
Düne kadar her geçen gün değer kazanan, kapanın elinde kalan bir takım fonlar; tutanın elinde patlıyor şimdi deyim yerindeyse. Finans dünyasının ışık saçan kaynakları olarak gözüken yatırım bankaları ise, sadece kendileri değil, bir biçimde temas etmiş oldukları tüm finans kurumlarını, mevduat bankalarını da yanlarına alarak bataklığa sürüklenmekteler. Başkalarının beklentilerinin kendilerinkinden daha yüksek olması beklentisi ile hareket eden bu alanın aktörleri; beklentiler beklediklerinin altında kalınca doğal bir kısır döngü içinde buldular kendilerini. Bazılarına göre finans sektörünün doğal salınımı olarak kabul edilmesi gereken bu durum, bazılarına göre ise fonlar üzerindeki denetim eksikliğine, başı boşluğa dayanmakta. Olayın kaynağı, nedenleri üzerindeki tartışmalar uzunca bir süre devam edecek şüphesiz. 1930'lardaki çöküşü hala konuştuğumuz düşünüldüğünde, bunu tahmin etmek hiç zor değil. Ancak; şu an asıl önemli olan bu durumun nereye kadar gidebileceği, dip noktasının neresi olduğu, dahası finansal piyasa krizi olarak başlayan bu güvensizlik bunalımının reel ekonomiye nasıl, ne zaman ve ne ölçüde yansıyacağı? Büyümeyen ekonomiler dönemi... Finans piyasalarında bugün kontrol altına alınmaya çalışılan kriz, 1 günde ortaya çıkmış değil doğal olarak. 2003 ile birlikte başlayan, 2005'ten itibaren güçlü sinyalleri alınan ekonomik çıkmaz, "yavaş mı geçecek, hızlı mı; yumuşak mı olacak, sert mi?" derken hayatımızın tam ortasına düşüverdi sonunda. Ardı ardına batan finans şirketleri önce ABD'yi paniğe soktu, "Kurtaralım mı, kurtarmayalım mı?" diye tartışırken siyaset yönetimi; fatura ikiye katlanıverdi. Temel olarak beklentilerin bitmesi nedeni ile satılamaz hale gelen fonlardan doğan kriz; o fonların kimin elinde, ne kadar olduğunun belirsizliği sonucunda bir güvensizlik bunalımı yaratmış durumda. Kredibilitesi çok yüksek olması beklenen finans kurumları bile, oluşan "Acaba?" şüphesinin yarattığı para bulamama problemi ile karşı karşıya. Dahası; kimse kimseye güvenmeyince dolaşması gereken sermaye bir anlamda dondurulmakta; bu hareketsizlik aslında sorun yaşaması gerekmeyen şirketleri ve sektörleri de etkilemeye başlamakta gün ve gün. Gerek ABD Hazinesi’nin ve Merkez Bankası’nın, gerekse Avrupa ekonomi yönetimlerinin olabildiğince hızlı bir biçimde müdahil olmaya çalıştıkları parasızlık çıkmazı, kamunun doğrudan piyasaya girmesi, satılamaz duruma gelmiş fonları satın alma yoluna gitmesi benzeri önlemlerle aşılmaya çalışılmakta. Asıl korkulan ise; bu güvensizlik bunalımının reel ekonomiye, üretime, büyümeye doğrudan etkilerinin önlenememesi. IMF tarafından ekim ayında revize edilen büyüme tahminleri de bu korkuyu doğrular nitelikte. 2009 için ABD ekonomisinin yüzde 0,1, Avrupa ekonomisinin yüzde 0,2 büyümesinin öngörüldüğü tahminlerin iyimser olduğu bile konuşuluyor piyasada. Çift haneli büyüme rakamları ile adeta coşmuş olan Çin ekonomisinin büyüme rakamlarının yüzde 6’lara kadar gerilemesinin beklenmesi bir yana; dış talepteki çakılmanın iç talepte yaratılacak canlanma ile karşılanamaması durumunda bu rakamların bile hayal olacağı düşünülüyor Çin ekonomisi için. Bankaların kredi vermekte çokça iştahlı olmayacakları, verdikleri kredilerin bir kısmının geri dönemeyebileceği, bu durumunda yatırım planları yapan şirketleri geri adım atmaya, hatta bulundukları pozisyondan daha da geri bir noktaya çekilmeye zorlayacağı da bir başka endişe kaynağı. Bu resesyon gerçeğinin içinde resesyondan en az etkilenmesi düşünülen sektörler ise; eğitim, sağlık ve henüz yeni gelişmeye başlayan yenilenebilir enerji teknolojileri benzeri doğal teknolojiler. Gerek bu sektörlerin vazgeçilmezliği, gerekse geliştirilen yeni teknoloji ve yöntemlerin getireceği canlılığın; genel anlamı ile resesyona girecek olan ekonomi içinde bir miktar da olsa rahatlamayı mümkün kılması beklenmekte. Gelişmemişliğin faydaları(!)... Tüm dünyayı çalkalayan finans krizinin nasıl olup da Türkiye'yi hala yerle bir etmediği de bir başka merak konumuz bugünlerde. 2001 yılında dış etkenlerde böyle bir çalkantı yokken yaşadığımız kriz düşünüldüğünde, "Ne oluyoruz?" demekte bir birine hemen herkes. Daha da ilgi çekici olan; "Ne olmuyoruz?" kısmı aslında. Dünyanın para trafiğini yöneten finans kurumları ard arda yere çakılırken, ABD başta olmak üzere pek çok ülkede kamu kaynakları onları kurtarmak için piyasaya yağdırılmakta iken adeta; "biz”deki bu sakinlik tanımlanmaya çalışılıyor uzmanlar tarafından. Önemli açıklamalardan biri "2001" krizinde ders aldığımız, bankacılık ve finans piyasası aktörlerimizin yoğurdu üflediği, kurduğumuz görece sıkı ve katı denetim mekanizmalarının sistemi güçlendirdiği temeline dayanmakta. Bir başka yaygın yorum ise; başta ABD olmak üzere Batı'nın finans piyasasını yerle bir eden krizin artık "toksik madde" diye adlandırılan bir takım fonlardan kaynaklandığı, Türk finans sisteminde bu "toksik madde"'lerin bulunmadığı teorisinden hareket etmekte. Nasıl olup da düne kadar kolay ve çok kazanç vaad eden Bu "toksik madde"lerden uzak durmayı başardığımız konusundaki tartışma ise oldukça ilginç bir seyir izlemekte. Bu durumu 2001 krizinde çöken sistemin risk almaktaki isteksizliği ile açıklayanlar bir yana; ekonomimizin yeterince gelişmiş olmamasının, dünya ekonomisine entegre olmamış oluşumuzun (düne kadar tek hayalimiz bu değilmiş gibi), bu finansal çöküşte bizi avantajlı kıldığını savunanlar hiç de az değil. Olayın finans piyasaları boyutu; sürekli finanse etmek zorunda olduğumuz bir dış açık, ihracat-ithalat dengesinin ekside oluşu benzeri sıkıntılar nedeni ile yeterince zorluk içeriyor bizim açımızdan. Güvensizlik içinde parayı kasada tutmak isteyen bir sistemin içinde almak zorunda olduğumuz kredileri öyle kolayca alamayacağımız, çekmeyi hedeflediğimiz yabancı sermaye ve yatırımları unutmak zorunda kalacağımız (en azından bir kısmını) gözükmekte. Bütün bunların ötesinde başta otomotiv sektöründen gelen gerileme işaretleri; bu krizin finansal piyasalardan daha çok reel piyasalara getireceği etki ile yorucu olacağını göstermekte bizim için. Sarılabileceğimiz en gerçekçi umut da; bu "beklenti"sizlik ekonomisinin uzmanlar tarafından olabildiğince başarı ile yönetilmesi, mümkün olan en kısa sürede beklentilerin yeniden yükselmeye başlamasının sağlanması, finans piyasalarının uğradığı güven erozyonunu bir an önce aşması...
|