|
Yaşam tarzlarının değişmesine paralel değişmekte yaşam alanları da, onların kurgulanışı da. Yerleşik yaşamla birlikte kurulan ilk yerleşim birimleri köyler oldu insanoğlu tarafından. Basitçe yapılmış evler, hayvanlar için yapılmış barınaklar, tarım üretimi için kullanılan araziler oluşturuyordu bu yerleşim birimlerinin temelini. Sonraları, insan nüfusunun artışı, teknolojik gelişim, iş yapma biçimlerindeki değişim, köylerden kentlere geçişini getirdi insanlığın.
Bu değişimin çok hızlı olması, yeni yaşam alanları olarak kurgulanan kentlerin, üzerinde yeterince düşünülmeksizin ortaya çıkmasına yol açtı. Her geçen gün daha çok insana ev sahipliği yapan, gereksinimleri artan kentler; zaman içinde eskimeye, ihtiyaçlara yanıt verememeye başladı doğal olarak. Küçük alanlara daha çok ofis, daha çok konut sığdırma telaşı da kent sakinlerine nefes alacak, soluklanacak alanlar kalmamasına neden olmakta idi. Modern yaşamın göstergesi olması hayal edilen kentler bu gelişmeler bağlamında modern hapishaneler, çirkin yapılar bütünü, bina mezarları olarak tanımlanabilir bir görüntüye kaydı. İnsanlık, kendi yarattığı bu problemin çözümünü de kendisi bulmak zorundaydı elbet. Bu da öncelikle sanayileşme atılımını tamamlayan ülkelerden başlayarak, kentsel dönüşüm projelerini, yenilenmiş kent yapılanmasını yarattı kaçınılmaz bir biçimde. Kent kavramının yeniden tanımlanması... Köyden kente geçiş sırasında yapılarının daha modern, ileri teknik ve teknolojiye dayanması, daha çok insanın yaşamasına olanak sağlaması, daha konforlu bir yaşam sunması benzeri bir düzleme oturuyordu kent yapılanmaları. Başlangıçta oluşturulan bu yeni yerleşim birimleri bu yönde oluşan beklentilere de karşılık verebilir durumdaydı.
Ancak; modernleşmenin ve insan nüfusu artışının sonuçlarına dayalı olarak, git gide betonlaşan, sıkışan, yaşanmaz yerler halini almakta kentler. Köye alternatif olarak geliştirilen bu yerleşim birimleri, doğanın ve yeşilin yok edilircesine tahrip edilmesi, soğuk ve can sıkıcı yapıları ile yaşamak istemeyeceğiniz ortamlara dönüşmekte. Bunun daha uzun süre böyle gidemeyeceğinin anlaşılması, yeni bir kent modeli oluşturmaya, daha özenle tasarlanmış kentler kurmaya doğru yöneltti modern toplumları. Bu yeni kent kavramı, eski kentlerin de yeniden inşasını, yıkılıp yeniden yapılmasını, en azından yeni modele uyarlanmasını gerektirmekte tabii. 1940’lı yıllarda başlayan kentsel dönüşüm projeleri; bir yandan maliyetleri nedeni ile eleştirilirken, diğer taraftan daha yaşanabilir bir dünya için başka seçenek de yok gibi. Uzun ve yoğun bir çalışmayı gerektirse de, tümüyle yıkıp yeniden yapmak değilse bile, kurulu kentleri yenilemek, yaşam alanlarını, ofis/konut dengesini, alt yapıyı yeniden kurgulamak gerekiyor. ABD'de uygulanan başarılı örneklerin yanında; söz gelimi Hindistan'da gerçekleştirilmiş başarılı kentsel dönüşüm projelerini görmek mümkün. Daha yaşanabilir bir dünya için, daha yaşanabilir kentler yaratmak, doğayı, insani gereksinimleri, iş ve özel yaşam alanlarını göz önünde bulundurarak yenilemek durumundayız kentlerimizi. Bunu yaparken; tümden yıkmak, geçmişi yok etmek değil elbet aslolan. Aslolan; eskinin güzelliklerini yok etmeden yeninin güzelliklerini eklemek onların üstüne.
|